ZeZe Film

 

Gazze'nin Yarası

Lilit'in Kızkardeşleri

İbret Olsun Diye

Gündelikçi

Theo'nun Bakışı

 

Hakkımızda

Belgesel buluşmaları / SaturDox
08 Ocak 2010

Etkinlikleriyle belgesel alanında önemli bir boşluğu dolduran DOCUMENTARIST, 9 Ocak 2010'dan başlayarak iki haftada bir cumartesi günleri DEPO’da belgesel gösterimleri düzenliyor.SaturDox başlığı altında gerçekleşecek olan gösterimlere, filmin temasıyla ilgili bir uzman veya akademisyenin sunumu eşlik edecek. >>>

Komşuda pişer, bize de düşer
03 Kasım 2009

“Türkiye bölümünün 'Bilinmeyen Komşu' başlığı adı altında sunulmasının yarattığı gizemli çekicilikten mi, resmi tarihten haz etmeyen seyircinin samimi merakından mı, yoksa belgesellerin içeriğinden kaynaklanan bir ilgiden mi bilmem, salonlar her gösterimde tıklım tıklım doluydu. Hatta yerlerde oturanlar bile vardı. Gösterimden sonraki soru yağmuru da cabası…”

Astra Film Festivali'nden izlenimler >>>

Türkiye'deki film festivallerine açık mektup
Ekim 2009

“Biz belgeselciler, Türkiye’de düzenlenen film festivallerinde filmlerimizin ikinci sınıf film muamelesi görmesinden ve gözden ırak tutulmasından son derece rahatsızız.

Katılım başvurusu yaptığımız andan başlayarak, filmlerimizin akıbeti konusunda doğru dürüst bilgilendirilmediğimiz gibi, filmimiz festivale seçildiğinde de sürekli organizasyon bozukluklarıyla ve ilgisizlikle karşı karşıya kalıyoruz. İşin garibi bu tür sorunları sadece kendi ülkemizde yaşıyoruz. Filmlerimizle Japonya’dan ABD’ye, Ortadoğu’dan Avrupa’ya dünyanın her yerinde festivallere katılıyor, ödüller topluyor ama bunların hiçbirinde Türkiye’deki festivallerde karşımıza çıkan kayıtsızlığa ve kötü muameleye maruz kalmıyoruz...”

Mektubun tamamı için >>>

Sen misin, çekim esnasında kameranın önünden geçen!
25 Eylül 2009

“Küba’dan gelen son habere göre, Pánfilo’yu hapisten çıkarıp bir psikiyatri kliniğine yatırmışlar. Sahi, Pánfilo da kim? Juan Carlos González Marcos’un takma ismi. Kendi çevresi dışında düne kadar adını kimsenin bilmediği Havanalı bir yoksul, Pánfilo. Sarhoş kafayla bir kaç talihsiz cümle sarfedip bir anda youtube kahramanları arasındaki yerini alan ve ‘hayatı değişen’ bir gariban.
Olay bir kaç ay önce Havana sokaklarında cereyan ediyor. Bir müzik belgeseli için röportaj çekimi yapılırken, bizim Pánfilo ‘kafa bir milyon’ vaziyette kameranın önüne fırlayıp ‘Jama! Jama!’ diye bağırıyor. ‘Jama’, Küba argosunda ‘ekmek, yemek’ anlamına geliyor. Bu kısa müdahalenin ardından çekime devam ediliyor, derken Pánfilo yeniden kameranın önüne gelip kadrajı kaplıyor: ‘Siz bana sorun! Burada açız, asıl ekmeğe ihtiyacımız var! Ekmek!’ mealinde sürdürüyor müdahalesini, kollarını aşağı yukarı sallayarak. Hepsi bu… Gelin görün ki, ‘orada olan’ orada kalmıyor. Bu kısa görüntü tez elden youtube’a düşüyor ve bir anda yüzbinlerce kişi tarafından tıklanıyor. Böylece -muhtemelen o ana kadar internetle tanışık bile olmayan- Pánfilo sanal şöhretler kervanına katılıveriyor. İş bununla bitse iyi…”

Yazının devamı için: Ekmek, özgürlük, sanat >>>

Sinema eleştirmenleri cinayet kurbanı
2 Eylül 2009

Kanada'da büyümüş Filipinli sinema eleştirmeni Alexis Tioseco ile Slovenyalı meslektaşı ve hayat arkadaşı Nika Bohinc, Manila'daki evlerinde uğradıkları silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Internette çıkan haberlere göre, 1 Eylül gecesi üç silahlı saldırgan çifti vurduktan sonra evdeki değerli eşyaları alarak kayıplara karıştı.
Sinema çevrelerine sarsan cinayetle ilgili bu üzücü haber için: >>>
Onları yakından tanıyan Jason Sanders'ın çiftin ardından yazdığı yazı: >>>
Alexis'in Nika'ya hitaben Rouge dergisinde yayınlanan mektubu: >>>
Tioseco'nun kurduğu, Asya sineması üzerine kapsamlı bir site: Criticine

Ken Loach, Filistin, Leonard Cohen vs.
28 Ağustos 2009

“Yakın dönemde birçok film festivalinde, özellikle İsrail devletini boykot çağrıları çerçevesinde gelişen sıcak gelişmeler, sinemanın sadece sinema olmadığını bir kez daha gösterdi. Tıpkı Leonard Cohen’in herhangi bir yerde şarkı söylemesinin sadece bir müzik olayı olmaması gibi…”

Sinemacı, Sadece Sinemacı mıdır? >>>

“Gerçeği Öldüren Kamera
21 Ağustos 2009

“[...] Belgeselin bize sunduğu gerçek, ne kadar ‘gerçek’ olabilir? Biraz daha açarsak, kameranın ardındaki göz tarafından seçilerek seyirciye sunulan görüntülerin, o anki gerçekliği değiştirmeden yansıttığı söylenebilir mi? Ya da seçilerek kameraya alınan görüntüler gerçekliğin bütününü kapsayabilir mi? Yoksa, kameraman-yönetmen-kurgucunun öznel bakışı mı izlediğimiz? Peki, daha derindeki gerçeği anlatabilmek için zamanı parçalayan, farklı an ve mekanlarda çekilmiş görüntüleri birbirine ekleyen, kısacası beynin yaratıcı süzgecinden geçen kurguya ne demeli! Belgeselde gerçekliğin peşindeyseniz, senaryo, mizansen, müzik, kurgu kullanmadan öykünüzü nasıl anlatacaksınız?

‘Gerek kurmacada, gerekse belgesel sinemada gerçeklik sorunu, aslında ta 1895’te yapılan ilk film (‘Trenin Gara Girişi’) gösterimiyle başlamıştır,’ diyen Uğur Kutay, Gerçeği Öldüren Kamera: Belgesel Sinema ve Gerçeklik’te, belgesel sinemanın gerçeklikle olan ilişkisini sorgularken, sözü Sokrates öncesi antik felsefedeki gerçeklik ve doğruluk tartışmalarından başlatarak, 19. yüzyılda Toplumcu Gerçekçilik akımının doğuşuna, Lars Von Trier’in belgesel sinemaya dair ortaya koyduğu ‘Dogumentarizm’ kurallarına ve gerçeğe ulaşmaya yönelik belgesel estetiğine kadar getiriyor.”

Uğur Kutay'ın “Gerçeği Öldüren Kamera - Belgesel Sinema ve Gerçeklik” adlı kitabı üzerine >>>

T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a açık mektup
18 Ağustos 2009

“LİLİT'İN KIZKARDEŞLERİ adlı belgeselimizin Dokufest Uluslararası Belgesel ve Kısa Film Festivali’nde En İyi Balkan Filmi seçilmesi dolayısıyla yolladığınız kutlama telgrafını aldım. Göstermiş olduğunuz ilgi ve duyarlılık için ekibim adına çok teşekkür ederim. Gerek ödülün kendisi gerekse sizden gelen kutlama mesajı, ileride yapacağımız çalışmalar için büyük bir motivasyon kaynağı oldu. Bu vesileyle, Türkiye’de belgesel sinemanın durumuna ve yaşadığı sıkıntılara dair size bir kaç bilgi sunmak isterim.”

Mektubun tamamı için >>>

Bir gösterimden izlenimler
16 Mayıs 2009

“Epey zamandır üzerinde çalıştığımız İstanbul filmimiz nihayet bitti. Attacafa ve Tribu adlı iki kültür organizasyonunun desteğiyle ayarlanan ve Roubaix'deki CRRAV (Le Centre Régional de Ressources Audiovisuelles) stüdyosunda gerçekleşen ses miksajı biter bitmez, film Fransa'da bir dizi gösterimle seyirci önüne çıktı. Belgesel özetle, Istanbul'un pek de görünür olmayan bir yüzünü -emek merkezli kent yaşamını- görüntü, müzik ve seslerle anlatmaya çalışan, bir yandan sinema tarihindeki "şehir senfonilerine" göz kırpan bir çalışma...

[...] Sıra soru-cevap kısmına geldiğinde, daha bir iki soru gelmişti ki, salonun bir köşesinde huzursuz bir kıpırdanma oldu. Kuyruk jeneriğinin sonuna kadar kendini zor tutmuş bir öfkenin hararetiyle söz alan bir "T.C. vatandaşı" ayağa kalktı, İstanbul'u çöpten geçinen insanların gözünden anlatmayı seçtiğimiz için bizi handiyse şehrimize ihanet etmekle suçladı. Vatana ihanetin kentsel versiyonu gibi bir şeydi bu; ötekine göre insanın başına daha az dert açabilecek, ama yine de ağır bir kabahat...”

Bir gösterimden tablolar: Irkçılık mı dediniz? >>>

Depardon sineması üzerine: Gerçek Güzeldir!
10 Nisan 2009

“17. yüzyıl Fransız şairi Nicolas Boileau’nun ünlenmiş bir sözüdür: “Rien n’est beau que le vrai, le vrai seul est aimable.” Kabaca, “Güzellik sadece gerçeğe içkindir, yalnızca gerçek sevilesidir,” diye çevrilebilir. Bütün vecizeler gibi, zihinde geniş bir yorum alanı bırakan biraz iddialı bir laf gibi geliyor kulağa. Ama cümleyi sinemanın merceğine tutunca, içindeki “gerçeği” görmek mümkün: İster kurmaca olsun ister belgesel, filmler bizi gerçeklerden uzaklaştırdığı ölçüde değil onlara yaklaştırdığı ölçüde değer kazanıyor hayatımızda. Sinemayla kurabileceğimiz sevgi ilişkisi, dünyayla bağımızı koparmaktan çok o bağı sağlamlaştırması, ayaklarımızı yere doğru çekmesi ile orantılıdır. Öteki türlüsü, sinemayla sevgi bağı değil, olsa olsa tüketici ilişkisi kurmaktan ibarettir.

Şiddet kültürüyle yoğrulmuş bu dezenformasyon çağında, bu giderek büyüyen “yanılsamalar çölü”nde belgesel filmlerin birer vaha olarak karşımıza çıkması, belki de bu yüzden. Bu türün 90’lı yıllardan itibaren yeniden altın çağını yaşaması da, modern yaşamın içinde açılan derin yarıklara, bu yarılmanın doğurduğu yoksunluğa ve açlığa bağlanabilir: Gerçeğe ve onun güzelliğine/estetiğine olan açlığımız…”
(28. Uluslararası Film Festivali kataloğundan.)

Yazının tamamı için >>>

Ankara'da belgesele birincilik yok!
26 Mart 2009

20. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde belgesel jürisi Profesyonel kategoride "birincilik" ödülüne değer eser bulamadı. Jüri bu kararına "teknik yeterlilik, anlatıda bütünlük, sinematografi ve estetik kıstasları" gerekçe gösterdi. Belgeselciler ve sinema yazarlarının kararla ilgili görüşleri için: 1, 2

11th Thessaloniki Documentary Festival
18 Mart 2009

TDFTDFThe women Emel Celebi presents in her film SISTERS OF LILITH live in nature and draw their strength from it. “These women don’t need a man to feel strong. They draw strength from their work and from living in nature. They put flowers in their kerchiefs, not because they smell good, but as a reference to the matriarchal goddesses Lilith and Inanna”, the director noted. “Women, whether they live in the country or in the city, work much harder than men. Through the stories of three women I wanted to speak about the strong and productive nature of women”, Emel Celebi added. >>

Katyusha, Katyusha Gaza
13 Mart 2009

Katyusha, Katyusha,
Arrow of fire:
Kingdom Come, is it
Below or above?
Choked in a tunnel
With morphine and bread,
Or charred in the wreck
Of an olive grove?
Katyusha, Katyusha,
Spear of desire,
Are there green pastures,
A brave desert rose,
Or must it be prison
With pillars of flame?
Katyusha, Katyusha,
A grave, or a rose?
Katyusha, Katyusha,
God only knows.

--Sean O'Brien

Belgeselin Berlinale'si*
4 Mart 2009

Berlinale’de, Talent Campus kapsamında bir söyleşiye de katılan Şilili usta Patricio Guzman, yıllar önce Pinochet Davası (Le Cas Pinochet, 2001) adlı filmiyle ilgili verdiği bir röportajda şöyle demişti: “Geçmişteki dehşet ve trajedileri konuşmak çok acı verici olabilir. Ama gerçek, umudu yeşertir. Bu da toplumsal değişim iradesini güçlendirir.”
Geleceğe umut bağlamanın yolu, sadece geçmişin degil bugünün karanlıklarına da ışık tutmaktan geçiyor. Belgeselin altın çağının yeniden teyit edildiği Berlinale 2009’da (niteliksel başarıları bir The Shock Doctrineyana, Panorama bölümündeki programın üçte birini belgeseller oluşturdu), geleceğin yalan veya inkar üzerine kurulamayacağını kanıtlayan pek çok belgesel izledik. Michael Winterbottom ve Mat Whitecross’un Naomi Klein’in aynı adlı kitabına/teorisine dayanarak çektikleri (henüz bitmediği için kaba kurgusunu izlediğimiz) The Shock Doctrine hızlandırılmış bir gayr-ı resmi dünya tarihi dersi edasıyla, vahşi kapitalizmin kökleri Friedman'cı liberalizme kadar giden ‘şok’yöntemlerini teşhir ediyor. Jose Padilha imzalı Garapa, dünyadaki açlık sorununa Brezilya kırsalında yaşayan üç aile üzerinden bakıyor ve filmin sonunda bizi şu bilgiyle başbaşa bırakıyor: “Bu filmi izlediğiniz süre Berlinaleiçinde dünyada 1400 çocuk açlığa bağlı nedenlerden ötürü öldü.”
Simone Bitton’in Rachel’i ise henüz 23 yaşındayken Gazze’de buldozer altında son nefesini veren barış gönüllüsü Rachel’in mücadelesini anlatıyor. Khalid Gill, Chan di Chummi’de Pakistan’daki transeksüellerin komünal yaşamına müthiş bir empatiyle yaklaşmayı ve onlara gerçek anlamda ayna tutmayı başarıyor.
İyi belgeseller, bizi yaşamın karanlık dehlizleriyle yüzleştirenlerden ibaret değil elbette. Berlin’de izlediğim en iyi filmlerden biri, ilk bakışta kulağa akla ziyan gibi gelen bir konu anlatıyor: Uzun yıllar müritliğini yaptığı müteveffa ustasının ruhunu aramaya çıkan genç bir Budist rahibin öyküsü. Nati Baratz’ın yönettiği Unmistaken Child, reenkarnasyon inancına dair bir belgesel olmaktan ziyade, bir karakterin belli bir amaç uğruna çıktığı uzun yolculuğu evrensel bir hikayeye dönüştüren, muhteşem görselliği, duygu yükü ve insancıl bakışı ile izleyeni sarıp sarmalayan bir film. [NS]

(*) Altyazı dergisi, Mart 2009

Göç mevsimi: Tayeb Salih (1929-2009)
19 Şubat 2009

Tayeb SalihTayeb Salih, Sudan'ın en büyük yazarı, 18 Şubat'ta Londra'da sürgünde öldü. 80 yaşındaydı. Bilebildiğimiz kadarıyla Türkçe'de çıkmış tek kitabı, Arap Edebiyatı Akademisi tarafından "20. yüzyılın en önemli Arap romanı" ilan edilen ve bizde 80'lerin başında Adam Yayınları'ndan çıkan Göç Mevsimi'nde şöyle diyor:
“Anlaşılan bizi yönetmiş olan beyaz adam, güçlünün zayıf karşısında hissettiği şu aşağı görmeyle karışık üstünlük duygusunu uzun süre duyacak. Sudan'daki İngiliz varlığı ne bizim sandığımız gibi bir trajedi, ne de onların sandığı gibi bir lütuf oldu. Efsane boyutunda büyük bir dramdır bu.
Mansour'un Richard'a: "Kapitalist ekonominizin hastalığını bize bulaştırdınız; kanımızı emdi, sömürücü şirketler yarattı ve yapacağını yaptı," dediğini duydum. Richard yanıtlıyordu onu: "Bu da gösteriyor ki sizin yaşamınız için su kadar, hava kadar gerekli olan bizim varlığımızdan vazgeçemezsiniz." İkisi de kızmamış görünüyordu: Ekvator'a bir sigara içimi uzak, ama uçsuz bucaksız bir tarihsel yanılgıyla birbirinden ayrılmış durumda, tartışıor ve gülüyorlardı.

“Hangi belgesele fon var”mış?
29 Ocak 2009

26 Ocak tarihli Milliyet gazetesinin Cafe ekinde Sina Koloğlu, “Hangi belgesele fon var?” başlıklı bir yazı yayınladı. Yazıda, TRT'nin belgesel yarışmasında (ki o yarışmanın evlere şenlik şartnamesi ayrı bir hikaye; onu okuyan hiç bir yönetmenin filmini gönderdiğini sanmıyorum) yazarla aynı jüride görev yapan Coşkun Aral'ın sözleri aktarılıyor büyük ölçüde: “Coşkun Aral anlattı; 'Yabancı fonlar kendi kamuoyununu mutlu edecek 'bakın başka ülkelerde acı var, yokluk var, işkence ve insan hakları ihlalleri yapılıyor' mesajı veren konulara inanılmaz destek çıkıyor. Bizim için de durum aynı. Antalya Altın Portakal'da bu konuda tartışmalar çıkmıştı' diyor.”
Art niyetli "yabancı"ların bizlere ne tür belgeseller yaptırmaya çalıştığı, vs. üzerine bildik komplocu iddiaları, sakız olmuş klişeleri sıraladıktan sonra yazıyı şöyle bitiriyor: “Altın Portakal'a gelen çok iyi çekilmiş (bayağı para harcanmış) belgesellerin olduğunu söylüyor Aral. 'Konular, işkence, hapishane, Aleviler, azınlıklar'...”
Coşkun Aral, bu sözlerini şu ana kadar yalanlamadığına göre, nihayet şunu itiraf etmiş oluyor: Yine jüri üyeliği yaptığı iki sene önceki Altın Portakal Film Festivali'nde meğer "çok iyi çekilmiş belgeseller" izlemişler, ama konuları "işkence, hapishane, Aleviler, azınlıklar" olduğu için ödül vermeyi içlerine sindirememişler. Ve bunu açıkça söyleme cesareti göstermeyip "filmlerin profesyonellikten yoksun olması" gibi yalandan bir gerekçe uydurmuşlar.
Son günlerde JITEM'in işlediği akıl almaz işkence ve cinayetleri de okuduktan sonra, bu konuları olsa olsa Patagonyalı belgeselcilerin ilgi alanı olarak gören bu zihniyeti oraya buraya "jüri üyesi" yaparak taltif eden bir sektörün parçası olmak utanç veriyor doğrusu...
[NS]

Berlinale'de belgesel bolluğu
10 Ocak 2009

Kısaca Berlinale olanak anılan Uluslararası Berlin Film Festivali’nin (5-15 Şubat 2009) ana yarışma dışındaki en önemli bölümü Panorama’nın programı kısmen açıklandı. Bölümün sanat yönetmeni Wieland Speck, Panorama’daki filmlerin üçte birinin belgesel olacağını duyurdu. Oranın yüksekliği basın bülteninde “Günümüzdeki belgesel işlerinin çok çekici olmasına” bağlandı. Bu bölümde yer alan bazı belgeseller şunlar: Geçen yılın Altın Palmiye ödülünü kazanan José Padilha’nın, gezegendeki açlık sorununa el atan filmi “Garapa”; Güney Amerika’daki insan tacirlerini konu alan Chema Rodríguez imzalı “Coyote”; beş genç yönetmenin müslüman Endonezya toplumunun birtakım ahlaki yargılarını masaya yatırdığı “At Stake”; Tom DiCillo’nun The Doors belgeseli “When You’re Strange”... Çocuk ve gençlere dönük olarak 1978’den beri düzenlenen Generation bölümünde ise, ilk kez bir belgesele yer veriliyor: Meksikalı Eugenio Polgovsky’nin yönettiği “Los herederos” (Mirasçılar). Bu arada, belgeselin yaşanan en önemli ustalarından Şilili yönetmen Patricio Guzmán da, Talent Campus kapsamında “Provoking Cinema – Films That Marked Me Forever” başlıklı bir panele konuk olacak.

Izkor!

“İnsanlıktan çıkıp milliyetten geçerek canavarlığa giden bir yol vardır, diye yazmıştı Franz Grillparzer 19. yüzyılda. Altı Gün Savaşı'ndan beri bizim katettiğimiz yol budur.”
--Yeshayahu Leibowitz

(İsrailli felsefeci ve bilimadamı; Eyal Sivan'ın 1991 tarihli
"Izkor: Slaves of Memory" adlı belgeselindeki söyleşisinden.)

IDFA 2008: Belgeselde açı - karşı açı
3 Ocak 2009

Kurmaca ile belgesel arasındaki sınırı sık sık ihlal eden, daha doğrusu öyle bir sınır tanımayan "Müziğimiz" (Notre musique) adlı o güzel filminde J.L. Godard'ın söylediği veciz sözlerden biri şuydu: "[1948'den itibaren] Yahudiler kurmacanın nesnesi oldular, Filistinliler ise belgeselin. İşte size açı-karşı açı!" Gerçekliğin ağırlığı altında ezilen, var oluş mücadelesi veren insanların kaderi daha çok ‘belgesel olmak' mıdır gerçekten?

IDFA 2008 izlenimleri >>>

Belgesel, yalan, sahtekarlık vs. üzerine
5 Aralık 2008

Gözünü televizyona açan, film dilinin gramerini sökemeden o dilin bombardımanı altına giren, sonradan ömrü boyunca görüntüler deryasında kulaç atan günümüz bireyi, görüntülü medya karşısında çıplak ve savunmasız bir konumdadır. Görüntüyle kamufle edilmiş her tür yalanı yutmaya hazırdır. Yıllar önce, televizyonda izlediği çizgi kahraman Pokemon gibi uçmak isteyip kendini pencereden atan, hastanede kırık bacağıyla yatarken “İyileşince bir daha deneyeceğim!” diyen çocuğun halinden çok da farklı değildir, bu izleyicinin hali.
[...] Hepimizin içinde, kandırılma potansiyeli yüksek bir ‘çocuk seyirci’ gizlidir. Ve sinema tarihi, görüntüye olan saf güvenimizi sömüren, belgeselcilere kefil olunmayacağını kanıtlayan örneklerle doludur.

“Belgesel ile Yalan: Görmeden İnanmam!” başlıklı makale için >>>

IDFA'dan: Okul yolunda...
2 Aralık 2008

IDFA 2008

Geçen hafta 21'incisi gerçekleşen Uluslararası Amsterdam Belgesel Festivali'nden (IDFA) bir enstantane: Orhan Eskiköy (fotoğrafta en sağda) ve Özgür Doğan'ın "Okul Yolunda" (ya da yeni ismiyle "İki Dil Bir Bavul") adlı filminin dünya premiyerine, nuh-u nebiden kalma bir "okul servisi" içinde gidiyoruz. Ortada festival yönetmeni Ally Derks, onun sağında filmin Hollandalı ortak yapımcısı Pieter van Huystee oturuyor. Robert'ın (en solda) bir arkadaşından tedarik edip okul servisi olarak donattığı 1940'lardan kalma bu araç içinde önce Amsterdam turu atılıyor. Ardından şehrin en görkemli sineması Tuchinski'nin önündeki "kırmızı halı"ya yanaşılacak. Araçtan iniş merasimini cep telefonuyla kaydeden meraklıların (hayranların!) arasından salona girilecek. Ve Tuchinski'nin büyük salonunda tarihi bir gösterim gerçekleşecek...

Bülent Arınlı (1951 - 2008)
15 Kasım 2008

Bülent Arınlı

Medyanın dikkatine: IDFA'da Türkiye de var
11 Kasım 2008

Okul YolundaBu yıl IDFA’da Türkiye’den bir film de yarışacak: “Okul Yolunda”… Dünyanın en kapsamlı belgesel etkinliği olan IDFA (Uluslararası Amsterdam Belgesel Festivali), medyamızın seveceği benzetmeyle “belgeselin Cannes’ı” olarak nitelendirebilebilir rahatlıkla. Ama nedense, bu kadar önemli bir festivalde Türkiye’den bir filmin yarışıyor olması, gazetelerde küçük haber olacak kadar bile ilgi çekemedi. Biraz bilmemezlik, biraz da ülkemizde belgesele dönük genel bir ilgisizlik halinin tezahürü olsa gerek. 20-30 Kasım tarihleri arasında düzenlenen festivalde, Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın filmi Joris Ivens ödülüne aday olurken, Kazım Öz’ün “Şavaklar” adlı belgeseli de yan bölümde gösterilecek… İş akla ziyan filmlerin tanıtımına gelince sütunlarını esirgemeyen kültür sanat birimlerinin dikkatine!

Karikatür (Özer Aydoğan, Penguen, 16.10.2008)

Humberto Solás (1942-2008)
29 Eylül 2008

Humberto Solas

Büyük Türk belgeselcileri: Barış Manço, Şoray Uzun, vd.
25 Eylül 2008

Doğa Rutkay’ın sunduğu “Her Şeyi Söylemek Mümkün” adlı programda konu belgeselden açılınca, TV’nin sesini açıyoruz. Programın konukları Defne Samyeli ve Nebil Özgentürk. Medya sektöründe belli bir konuma gelmiş bu üç nadide ismin sohbetine kulak kabartıyoruz. Doğa Hanım, kendisinin de ‘belgeselci geçmişi’ olduğunu, Anadolu’nun tee nerelerine kadar gittiğini, köy yollarında eşek sırtından nasıl düştüğünü falan anlatarak giriyor lafa. Zamanında bilmem hangi kanal için 80 bölüm kadar yaptığı bu ‘belgesellerin’ ciddiye alınmadığından yakınıyor. Derken Özgentürk alıyor sazı eline; Türkiye’de belgeselin önünü açan kişi olarak M. Ali Birand’ın ve ekibinin öneminden bahsediyor. Program boyunca, nezaketen de olsa, ‘televizyon belgeseli’ tabiri bir kez bile geçmiyor. Sohbet koyulaştıkça, “rahmetli Barış Manço”nun belgeselciliğinden, “Şoray Yollarda”nın bu alanda yaptığı katkılardan söz ediliyor. (“Acun Firarda”nın da adı anılacak diye bekledik, ama her nedense es geçildi!)
Kısaca Türkiye’de, medya ileri gelenlerinin bile belgeselden ne anladığı üzerine bayağı aydınlatıcı bir programdı. “Her şeyi söylemek mümkün”müş hakikaten, özellikle söyleyen cahilin bilmişi ise… Tanıl Bora’nın bir yazısında alıntıladığı, Adorno’nun şu lafı geliyor insanın aklına: “Yarım anlaşılmış ve yarı öğrenilmiş olan, eğitimin ön basamağı değil onun can düşmanıdır.” [NS]

Split'te bir akşam
30 Ağustos 2008

Split’te Diocletian Sarayı’nın önünde uzanan Riva’da, TBF’nin konserini dinlerken (nam-ı diğer, The Beat Fleet: Hırvatistan’ın halihazırdaki en popüler hip-hop grubu olduğu söyleniyor), yeni tanıştığım Hırvat arkadaşımın temiz bir İngilizceyle kulağıma bağırarak anlattığı şeylerden aklımda kalanlar:
“Adı Hırvatistan olan bir ülkeye sahip olmak dışında, bağımsızlıktan sonra hayatımızın pek de iyileştiğini söyleyemem. Hele son bir kaç yılda, suç oranı arttı, yolsuzluklar aldı başını gidiyor. Milliyetçilik iyice prim kazandı. Şurada gördüğün arkadaşımın baba tarafı Sırp olduğu için soyadı Sırpça. Burada doğmuş büyümüş, ama ülkeden her giriş çıkışında, Sırp kökeni yüzünden başı derde giriyor. Ben eski çocukluk günlerimizin Yugoslavya’sını özlüyorum açıkçası. Ama kimse bunu yüksek sesle dinlendirmeye cesaret edemiyor. Eski rejimin baskıcı olduğunu söyleyip duruyorlar. En büyük argüman bu. Doğrudur da, ama pek çok olumlu tarafı da vardı, bunu inkar edemeyiz. Örneğin, fabrikaların yönetimi işçi konseylerindeydi. Diğer sosyalist rejimlerden farklı olarak, bizde işçiler kendi müdürlerini kendileri seçiyordu. Tabii ki, parti politikası falan oraya da egemendi, ama fabrikalar bir anlamda işçilere aitti. Şimdi özgürlük geldi, ama fabrikalar özelleşti, insanlar işsiz ve aç kaldı.”
Stipe (Sırp olsaydı ona Stephan diyeceklerdi), bana bunları anlatırken sahnedeki solist, üstü kapalı bir dille “eski güzel günlerden” bahseden bir şarkı söylüyor, gençler de dans ediyordu. [NS]

Balkanlar: Gezi notları >>>

İlk bakış, ilk film, ilk aşk...
2 Ağustos 2008

“Bana göre, sinemanın temel işlevi, bazı şeylerin yolunda gitmediğini hissetmemizi sağlamaktır. Bu anlamda, belgesel ile kurmaca arasında bir fark yoktur. Sinema, daha ilk günlerinde, bir şeylerin doğru olmadığını göstermek için ortaya çıktı. İlk film bir fabrikayı gösteriyordu; fabrikadan çıkan işçileri. Bu bakımdan, yine dünyamıza oldukça yakın olan fotoğrafa benziyor. Gördügümüz bir şeyi belgelemek için fotoğrafını çekmek gibi bir şey; zihnimizdeki bir şeyi değil, önümüzde duran bir gerçekliği… Dünyada gazetelerde basılan ilk fotoğraf, Paris Kömünü’nün cesetlerini gösteren bir fotoğraftı; Komüncülerin cansız bedenlerini yansıtıyordu. Yani şunu görmeye başlıyoruz: Halka açık gösterilen ilk filmde hapisten çıkan insanları izliyorduk; gazetede yayımlanan ilk fotoğraf ise dünyayı değiştirmeye çalışan insanların ölüsünü gösteriyordu. Buradan yola çıkarak sinemayı konuşacak olursak –veya fotoğraf, belgesel ya da kurmacayı,- son derece gerçekçi bir temelden söz ediyoruz. İlk filmin ve ilk fotoğrafın dehşet verici şeyleri gösterdiğine dair, bir tür tarihsel temel. Bunlar aşk öyküleri değildi, bunalım anlarını anlatıyordu. Birileri eline makinayı alıp bir şeyleri yansıtmak, düşünmek ya da sorgulamak istemişti. Bana göre bu davranışta, bu istekte -bir film yapma, fotoğraf çekme ya da günümüzde bir video film gerçekleştirme eyleminde diyelim- çok güçlü bir şey var. Size “Unutma!” diyen bir şey. Kuşkusuz ki, ilk eylem, ilk film, ilk fotoğraf, ilk aşk her zaman en güçlüsüdür; asla unutamadığımızdır…” --Pedro Costa

Portekizli belgeselci Pedro Costa'nın 2004’te Tokyo’da verdiği “Bizi Tahmin Yürütmeye İten Kapalı Bir Kapı” (A Closed Door That Leaves Us Guessing) başlıklı sinema dersinden.

Başka bir sinema aşkı mümkün! >>>

Arto Halonen için Pekin'e vize yok!
30 Temmuz 2008

Finlandiyalı belgeselci Arto Halonen'in Olimpiyatları izlemek üzere Çin Halk Cumhuriyeti konsolosluğuna yaptığı vize başvurusu reddedildi. Çinli makamlar, Halonen'in 90'lı yıllarda Karmapa – Two Ways of Divinity adlı filmini çekmek için gittiği Çin ve Tibet'te ülke kanunlarını ihlal ettiği gerekçesiyle vize talebini geri çevirdi.

Elena V. LopezBelgeselcilere hapishane yolu
28 Haziran 2008

Şilili belgesel sinemacı Elena Varela Lopez, Mapuche yerlilerinin kereste tüccarlarına karşı verdiği hak mücadelesi üzerine bir belgesel çekerken polis tarafından tutuklandı. “Suç işleme kastıyla yasadışı faaliyet” yapmakla suçlanan yönetmen, dört yıldır bu proje üzerinde çalışıyordu. 7 Mayıs’ta evinden alınan ve çekim kasetleri ile tüm ekipmanına el konulan Lopez, halen ülkenin orta kısımlarında yer alan Rancagua Cezaevi’nde tutuluyor.
Şili'de Mart 2008'den beri, kereste firmalarıyla ilgili açıklama yapan üç belgeselci tutuklandı.
Ayrıntılı bilgi ve eylem çağrısı için >>>

Bilgi ve sezgi üzerine
15 Haziran 2008

“Belgesellerde sevdiğim şey, bir filmi yaparken bile arayışına devam etme, filmi yolda yapabilme özgürlüğüdür. Bir filme başlarken, çoğu zaman kendime şöyle derim: ‘Konu hakkında ne kadar az şey bilirsem o kadar iyi!’ Bunun anlamı kısaca şu: Filmlerimi bir takım ön bilgilerle yapmıyorum, onun yerine bir tür öğrenme arzusuyla, bilmediğim şeyler hakkında gidip bilgi toplama ihtiyacıyla yapıyorum. Bu nedenle benim projelerim daha çok sezgisel bir yöntemle yapılmıştır; bilen birinin bakış açısından değil de filmini çektiğim insanlarla kurduğum ilişkiden ortaya çıkmıştır.” --Nicolas Philibert

Urfa'da, kapanmayan bir yara!
28 Mayıs 2008

Bir süre önce mevsimlik işçilerle görüşmek için Urfa'daydık. Evine konuk olduğumuz ailelerden biri 16 çocukluydu; baba işsiz, çocuklar ise okula gitmek yerine hurda toplayarak eve ekmek getiriyor. Trafik kazası atlatınca mevsimlik işlere gitmekten korkar olmuşlar. Bu yılı nasıl geçirecekleri meşhul...
Bir diğer ailenin durumu daha iç açıcı değil: Evin hanımı geçen yıl bir kamyon kazasında sol kolunu yitirmiş. (Adı Kafra, ama kaza haberlerinde nedense Fahriye olarak geçmiş; yetkililere tanıdık gelsin diye biz de öyle kullandık). Yanında torunu da varmış, başından aldığı darbelerle ölümden dönmüş. Kazadan sonra eldeki avuçtakinden de olan, 9 ay geçtiği halde doğru dürüst tedavi bile olamayan Kafra'nın çığlığını duyurmaya çalıştık (Radikal, 28.05.2008), bakalım duyması gerekenler duyacak mı? >>>

Uçan Süpürge'den İKD geçti
20 Mayıs 2008

Uçan Süpürge, bu yıl daha bir yükünü almıştı sanki! 8-15 Mayıs tarihleri arasında yalnızca filmlere değil sürprizlere de açık bir festival izledik. En büyük süprizi de kuşkusuz, kendisi de İKD'li olan Halime Güner'in gayretiyle, İKD'li kadınların 30 yıl sonra Ankara'da buluşmasıydı.

"Kendin ol, düşünü yarat" sloganıyla gerçekleşen festival, daha ilkgençliklerinden başlayarak bu şiarı hayata geçirmiş olan kadınların varlığıyla ayrı bir şenliğe dönüştü... Bir zamanların İlerici Kadınlar Derneği'nin eylemlerini örgütlemiş bir avuç kadınla İstanbul-Ankara arası tren yolculuğu yapmak, Deniz'lerin/Mahir'lerin mezarlarını ziyaret etmek, akşamları birlikte yemek yemek ne güzel bir ayrıcalıktı! Kızılırmak sinemasındaki geniş katılımlı buluşmalarında, bugün kulağa inanması güç gelen başarılarını ve traji-komik anılarını dinlemek müthiş bir deneyimdi. Buluşmanın en vurucu kısmı ise, o anıların kahramanlarını canlı olarak perdede görmekti. 1979'da dernekleri sıkıyönetim tarafından kapatılan İKD'lilerin bu karara karşı çıktığı Uzun Yürüyüş'ün belge-filmini izlerken, hepimizin boğazına bir şeyler düğümlendi. O görüntüler karşısında ve onları hop oturup hop kalkarak izleyen, perdedeki hallerine laf atıp duran İKD'li kadınların arasında, gözyaşlarını tutabilene aşkolsun!

O gün sel olup akan o kesif duygunun altında, Berin Uyar'ın şu cümlelerindeki gerçek yatıyor olsa gerek: "Güzel şeyler yaptık. Saftık, inançlıydık, inatçıydık, fedakardık ve kendimiz için hiç bir şey istememiştik. Bugün bu temizliğin kavranması zor. Bunu aktarmak yine bize düşüyor." [NS]
Uyar'ın izlenimleri için >>>

Selanik Belgesel Festivali - foto günlük
Mart 2008

Basın toplantısından:

...ve Agora Taverna'sında (Meyhanesi?) öğle yemeği:


Sarah Singh (solda), Emel Çelebi.

 

 


2008 © ZeZe Film